Salı, Kasım 03, 2015

zamanın rengi...


her mevsimin kendine has bir rengi var.
şöyle bir kırlarda dolanınca, sonbaharın renklerini,
toplayıp eve getirdim.


işte mevsimin renkleri.
hemde tatları, keçiboynuzu hem tadını,
hem rengini vermiş.


yabani mersin zamanı, yeşil yapraklı çalıların arasında,
minik yaban mersininin,
morlu, yeşilli renkleri.


nar ağaçlarında, kırmızı narlar.
karabiber ağacında kırmızı salkımlar da karabibercikler.
meşe palamudunun yeşili.


her renk birbirine,
tüm renklerde zamana yakışıyor.

Pazar, Kasım 01, 2015

aromalı zeytin yağı...


bir zeytin telaşıdır gidiyor.
zeytinleri topladım.
kırdım, çizdim, sıktım.



erken hasat, elle toplanmış vede soğuk sıkım 
yemyeşil zeytinyağımı aldım.


bütün iş bitti sanmayın.
birde aromalı zeytin yağı yapayım deyip,
işe koyuldum.


kekikli, karabiber taneli hazırladım.
bahçedeki kekikler sağolsun yoksa taze kekik zamanı değildi.


bir - iki dal lavanta koparıp,
birde lavantalı zeytinyağ yapıverdim.
evdeki eski kaşar peynirini küp küp doğradım.
bir dal kekik, bir kaç tane karabiber ve biberiye ekleyip,
birde zeytinyağında bekletilmiş peynir denesem dedim.
iyi ki denemişim, sizde deneyin.


doğanın mucizesi,
doğanın bereketi,
evimizin lezzet....


halloween da bilirmişim...


dünyanın öbür ucundaki akrabalarım için hazırladım.
:)))
Türk usulü halloween kabağı.
nerede bende onu kesip şekillendirecek yetenek.


hatırlarsanız, şöyle yumurtalı falan,
paskalya içinde hazırlamıştım,
e- kart olarak göndermiştim.


düş hanım konuya kendiliğinden dahil oldu.
onlarda bizim bayramlarımızda,
bana mail yolluyorlar.
mesela, 
''feliz kurban bayramı''
şeklinde.


maksat kültürler kaynaşsın.

Cuma, Ekim 30, 2015

sararsa da güzel...

iyi ya ekimdir işte,
kasıma ne kalmıştır şurada,
Edip Cansever


sonbaharın son ayı geliyor.
gören gözlere, güzel olan ne varsa,
 sararıp, solsa da hep güzel.


meşe palamudu ve mersin çalısının
kurumuş dalları.


hadi bakalım kasım güzel gelsin.
barış dolu günlerimiz olsun.

Perşembe, Ekim 29, 2015

elmalı tart...


sıkı takipçi, blog dostlarımın bildiği üzere,
 aşırdığım kek hamurunun,
azıcığını, tart kalıbına döküp elde ettiğim tartı,
evde ne meyve varsa onunla şenlendiririm.


bu sefer şans elmaya güldü.
ince ince dilimlediğim,
elmaları, biraz tereyağ, şeker ve tarçın ile tava da,
şöyle bir çevirip.
tartımı lezzetlendirdim.


elmalı tatları severim.
hele işin içine tarçında girmişse.
mmmm 
güzel olmama şansı yoktur.


ağzımızın tadı hiç eksilmesin.

Çarşamba, Ekim 28, 2015

afyon...

Dönüş yolundan,
Datça'ya varana kadar ki, son durak,

Afyon Kalesi

benim şu bitmeyen seyahatimin bitmesine az kaldı.
Batum dan sonra, tekrar Giresun da bir süre kaldık.
sonra kaplıca da yorgunluk atmak üzere,
eve yakın güzergahta olsun diye Afyon - Gazlı göl kaplıcalarına geldik.
sıcak sularda sıhhat bulmak için. 


Afyonda geçirdiğimiz bir hafta yağmurlu bir döneme geldi.
kaplıcada olduğumuz süre için çok iyi bir durum sayılır.
lakin gezmek için çıktığımızda sıkıntılı oldu.


Afyon şehir merkezine indiğimiz gün,
civarda sele varacak sağanak yağmura yakalandık.
eski çarşıdan çektiğim, daha doğrusu yağmur izin verdikçe,
çekebildiğim bir kaç kare.


Oldukça zengin bir çarşısı var.
hem çeşit, hem dükkan açısından .
yok olmak üzere olan bir kaç meslek ustasını görüp, konuştuk.
benim ilgimi çeken ''çoban abası'' yapan bu dükkan oldu.
bu yün abalar çobanların tek sığınağı, yazın serin, kışın sıcak tutarmış.
yazın serin kısmını pek anlayamadım ama. sanırım ısıyı izole ettiği için olsa gerek.
fotoğraf çekeceğim o kadar çok şey vardı ki, yağmur izin vermedi.


yağmurdan sırılsıklam olmuş olsak da,
Hidayet abinin yerinde,   kaymaklı ekmek kadayıfını yemeden,
kaplıcaya dönmedik.


kaplıcada bol bol dinlenip,
sıcak sularda yorgunluk attık.


kaldığımız yerden gördüğümüz manzara, 
manzaramız tam karşımızdaki bir tepeydi.
bu durağan, manzaraya tek hareket katan ,
çok uzun zamandır görmediğim, 
yük trenlerinin geçişini seyretmek oldu.
tren yolu tam karşımızda uzayıp gidiyordu.


gün batımı ve değişen gökyüzünün renkleri.
onca hareketli yollardan sonra,
bu durağanlık bir kaç gün bize iyi geldi.


Afyon'dan sonra Datça'ya döndük,
bu seyahat bitti diyemiyorum.
devam edecek.
acaba nereye gitmiş olabiliriz?

Salı, Ekim 27, 2015

zeytin yağının öyküsü...


geçtiğimiz hafta çok zevkli,
çok heyecanlı işler peşindeydim.


bahçedeki o güzel zeytin ağacının,
zeytinlerini topladık.
öyle bir başına yapılacak iş değil, sıkı bir imece ile,
tüm zeytini silkeledik.


o kadar emekle topladığımız zeytinleri,
sıkılmak için mengene götürdük.
severek. yolladık zeytinyağı olma yolculuğuna zeytinlerimizi.
soğuk sıkım, erken hasat, yemyeşil, mis kokulu yağımızı 
çok ama çok büyük heyecanla mengeneden  aldık.


zeytinden 
zeytinyağına 
yolculuk.


mucizeye tanık olduk.

Pazartesi, Ekim 26, 2015

yaz bostanına veda...


yazın başında,
minik bostanı, yeşil fidelerimi,
paylaşmıştım.

  
hatırlarsanız, iki domates, bir salatalık,
fotoğrafı ile ilk hasadı heyecanla toplayıp,
karelemiştim.


işte buncağızlar da son hasat.


yaz bostanı ile vedalaşmış oluyorum.
sizin de benim gibi, minik patlıcanların tatlılığına,
sevgi sözcükleri ile baktığınızı hissediyorum.


ya işte toprak nasılda cömert,
tohum bir mucize.

Cumartesi, Ekim 24, 2015

aşure...

çocukluğumdan beri,
pek severim, çok severim,
hep severim, aşırı severim.
aşure zamanını beklemem çok sık yaparım.
bu sefer aşure fotoğrafları ortalıkta dolaşmaya başlayınca,
dayanamadım yine yaptım.


tarif için bir sıra izleyip yazmayacağım.
genelde derin dondurucuda,
haşlanmış, fasulyem, nohutum ve buğdayım bulunur.
bence aşure, çoğalan bir şey adı gibi.
ölçü de pek bilmem, karıştırıp, ekleyip yapıveririm işte.
buğdayı bir gece önceden bir taşım kaynatıp,
aynı suda, sabaha kadar beklettim.
sonra tam bir saat kaynattım,
su azaldıkça hemen sıcak su ilave ettim. 
az bir miktar pirinci de ekledim.
sonra geceden ıslatıp sabah haşladığım 
kuru fasulye ve nohutu  ekledim.
kayısı ve inciri küp küp doğrayıp üzerine sıcak su döküp,
bir köşeye koydum.
kuru üzümleri yıkatıp tencereye attım.
 bir elma, bir mandalinayı küçük küçük doğrayıp,
kaynayan malzemeye ekledim.
haşlanmış mısır da ekledim. ben yakıştırıyorum.
tuzsuz fıstığı, kabuğu soyulmuş bademi, ikiye böldüğüm kavrulmuş fındığı,
bir çubuk tarçını, bir iki karanfili ekledim.
( tarçın ve karanfilleri 10-15 dk içinde tencereden geri aldım.)
herşey gayet güzel helmeleşmiş.
köşede duran kayısıları tencereye attım.
biraz sütü, biraz nişasta ile karştırıp,
usul usul ekledim. kısa süre pişirdim.
şekerini de kattıktan sonra incirleri koyup,
hemen ocağı kapattım.
( incirleri en son koydum ki, rengini karartmasın )
sonra kaselere pay ettim.


benim için en önemlisi üstünü süsleme kısmı.
kuru kayısı ve inciri çok minik küp küp doğradım.
kuş üzümü bol, hindistan cevizi,
dövülmüş fındık, fıstık, badem,
nar taneleri...
sevdiğiniz ve yakışacağını düşündüğünüz herşey. 


ikinci sevdiğim bölüm ise,
konu komşuya, çoluk çocuğa dağıtıp.
eş, dost arkadaşı çağırıp afiyetle yemek.


ben bu fotoğraflara çook bakarım çok.

Perşembe, Ekim 22, 2015

Batum...

Karadeniz de son nokta,
Batumi -  Gürcistan
Borçka da teknolojiden uzak geçen üç günün sonunda,
işin gerçeği yorgun düştük.
sabah Macahel'e de uğrayınca, dinlenmek için, bir gece otel de konaklama,
planı ile Hopa'ya geldik.
lakin planlar suya düştü, bütün oteller doluydu. 
öğlen olmuştu. 
yorgun, argın doğru Sarp kapıya yöneldik.
Gürcistan'a geçtiğimizde öğleden sonrayı bulmuştuk.
daha önceden topladığımız bilgiler doğrultusunda,
arabayı Sarp sınır kapısında bir otoparka bıraktık.
gümrükten geçtiğimiz gibi, Türkçe bilen bir gürcü taksiciyle,
80 lariye yani yaklaşık 100 tl ye anlaştık,
akşama kadar bizi gezdirmesi için.


taksici bizi ilk olarak Botanik bahçesine götürdü.
dünyanın en büyük botanik bahçelerinden biri.
lakin beş altı saate sığacak bir tur için çok zaman kaybı olduğunu düşünüp,
yarım saat kadar gezdik.


Bahçede Kafkasya’ya özgü yarı tropik bitkiler,
Uzak Asya, Yeni Zelanda, Kuzey Amerika, Güney Amerika,
 Himalayalar, Meksika, Avustralya ve
 Akdeniz bitkilerinden örnekler vardı.


hava da  gittikçe yağmura dönmeye 
kapamaya başlıyordu.
deniz kıyısında uzanan tren yolundan,
 geçen buharlı treni tüm gürültüsü ile seyrettik.
elektriksiz kamp hayatı  sayesinde,
elimizdeki her aletin şarjı son çizgisindeydi.
bu nedenle, her şeyle fotoğraf çektik.
telefon, tablet vs...


Botanik parkın ardından,
bizi Katedral dediği, orta büyüklükte bir kiliseye götürdü.


gittikçe kapayan hava,
arada yağmur damlaları düşürmeye başladı.


deniz kenarını da görün, çok güzel diye bizi 
götürürken yolda bir meydan gördük.
üçümüz birden dur dur hemen dur diye heyecanla bağırınca,
şoför şaşkın park etti.
ne saçma sapan gezip durmuşuz bir saate yakın.
oysa asıl görmek istediğimiz,
kent meydanı, yaşanan dinamik hayattı.


taksici opera binasının önüne park edince,
meydanın adını sorduk,
Avrupa Meydanı olduğunu öğrendik.
düşen yağmur damlalarına aldırmadan, 
 meydana çıkan sokaklara daldık.


meydandaki binalar çok iyi korunmuş,
tam bir Avrupa kenti görünümünde,
meydanın ortasın da, elinde altın koyun postu tutan 
Medea heykeli ve opera binasının önünde poseidon heykeli var.
birde fiskiyeli havuz.


sıra ile bizi terk eden cihazlarımızla kareleye bildiğimiz,
 birkaç fotoğraf bunlar oldu.


bu binanın karşısında, şık bir İspanyol kafesinde,
2 lariye, gürcü kahvesi içtik.

Notlar:
sabah şehre girilirse bir günde gezilebilir.
taksiler verdiğimiz paraya tam bir gün gezdiriyorlar.
Avrupa Meydanında aklım kaldı.
oldukça ucuz bir şehir, 
bir gece konaklamadığımıza çok pişman olduk.
yut dışı çıkış harcını yatırıp,  sadece kimlik ile geçiliyor.